“Düşünce göklerinin baş konağı sevgidir sevgi;
Gençlik destanının baş yaprağı sevgidir sevgi;
Ey sevginin sırlarından habersiz yaşayanlar,
Bilin ki tüm varlığın baş kaynağı sevgidir sevgi.” ( Ömer Hayyam )
Karlı bir gecede evin en kuytu köşesinde yalnızlıktan titreniyorsa bunun sebebi sevgidir. Sevmesek yalnızlığımızın dışında kalanları, yalnızlık acı verebilir miydi bize? Geçmişe duyulan özlem, sevgiliyi ilk öptüğümüz anı ya da ilk bildiriyi dağıtırken duyulan heyecanı sevmekten ötürü değil midir? Geleceğe umutla bakan gözlerin parıldamasının nedeni değil midir sevdiğimize ulaşabilme olasılığı? En büyük mutlulukları ve en büyük acıları yaşatan, geçmişe kinle ya da geleceğe umutla baktırabilen değil midir sevgi?
Bize benzeyeni sevebiliriz, beraber oturup sevdiğimiz konularda laflayıp iki kadeh tokuşturabileceğimizden, yine bizden farklı olanı da sevebiliriz bizi hiç bilmediğimiz yerlere götürebileceğinden. Aslında her şeyi sevebiliriz, ama genelde hiçbir şeyi, sevebileceğimiz derecede sevmeyiz, neden?
Var olan sevgimiz; karakterlerimiz, konumlarımız, bilgilerimiz, düşüncelerimiz ve duygularımız (…) üzerinden şekillenir. Herkese yetecek sevgimizi, konumların duvarlarının, egonun barikatının, düşüncelerimizin ve duygularımızın derininde, karanlık köşelerde bırakır, öyle açılırız dış dünyaya.
Söyleyecek sözlerimizi, nasıl sınıfsal konumumuzun süzgecinden geçirerek söylüyorsak ( söz gelimi, çocukken onunla oynadığımız ama büyüdükçe kirlendiğimizden ötürü artık görüşmeyi uygun bulmadığımız kapıcı çocuğunu sevdiğimizi söyleyememiz söz konusu ise ) diğer unsurların süzgecinden de geçiririz. Ve süzgeçlerin sayısı o kadar çok artmıştır ki, dışımıza ulaşamamaktır artık sevgimiz, yolda erimektir. Sevginin yokluğudur var olan nefret ve kaplar her yeri.
Neden vardır ki süzgeçler? Niçin süzerler sevgimizi, saf ve güzel akan bir nehrin önüne set çeker gibi? Temel neden; çelişkili, çarpık toplumsal yapının bireylerdeki yansımasıdır. Bu toplumsal yapının ( sınıflı yapı ) ürünü olan bu yapıya ait kültürler, ahlak değerleri, töreler, felsefeler, bilimler… Hepsi kuşatmıştır, insanı. Yalnızlığa mahkum etmiştir adeta.
Irgat Memed’i seven ağa kızı takılmıştır konumsal süzgece, Süryani kadın varamamıştır Sunni erkeğe kültürel süzgeç yüzünden ve elleri boşta kalmıştır Ali’nin çünkü kariyerini tercih etmiştir o.
Ayrıntılı bir örnek düşünürsek bütünsel olarak resmi görebiliriz belki. Derya, erkek karakterimiz. İşi gücü yerinde, yakışıklı bir adam da hani. Otuzunda belki var belki yok, babasından devraldığı barı işletiyor ve Beyoğlu’nun kalabalık ve yalnız sokaklarından kirli sakalıyla evine dönüyor her gece. Melis, üniversitede okuyor. Üçüncü sınıf, yani yaşı ya yirmi bir ya yirmi iki. Yoksul ailesini Malatya’da bırakıp gelmiş İstanbul’a okumaya, devletten burs alıp onun yurdunda kalıyor. İçine kapanık, alışamamış bu koca şehrin yalnızlığına.
Bir gün kapısından başını uzatıp onu eğlenmeye davet eden arkadaşlarının ısrarlarına bu kez dayanamadığından bırakıp her şeyi geride girmiş onlarla Beyoğlu’nda bir bara. Müzik güzel, tasarım da gayet şatafatlı gerçekten, ama eksik bir şeyler var sanki burada diye düşüneduruyormuş. O sırada göz göze gelmişler Derya’yla.
Derya, varsıl bir ailenin çocuğu, Melis yoksul. Derya bir metropolün sosyete semtinden, Melis Malatya’nın bir köyünden. Kim bekler ki, benzer alanlara ilgi duysunlar? Duymamışlar da zaten. Ama uyuşmuşlar, ikisi de ihtiyacı olan bir şeyleri bulmuş birbirlerinde.
Derya’nın ailesi pek bir küçük görmüş Melis’i. Masaya oturup kalkmayı dahi bilmeyen bu kız ( ve üstelik ailesi de yoksul ) oğullarına çizdikleri gelecek tasavvuruna hiç de uymuyormuş. Melis’e de annesi hatırlatmış, beşik kertmesini, o zengin zibidiler kullanıp atarlarmış onu.
Aşarız demişler, Melis’le Derya bu engelleri, sevdikten sonra birbirimizi.
Ama Derya’nın arkadaş çevresi de içine alamamış Melis’i. Bu hanım hanımcık tavırlar, kendileriyle uyuşmayan sohbetleri hiç açmamış onları.
Aşarız demişler.
Bir yandan Derya’nın içi içini kemiriyormuş. O, ki çocukluğundan beri bu şekilde olması için yontulmamış mıydı?, yükselmek istiyordu. Ama yanında gezdireceği bu kadın, uyar mıydı sosyete? Ne olurdu itibarı? Arada sırada da aklından geliyordu, ünlü bir ailenin kızıyla evlenseydi kazanacağı itibarı. Aşarım dedi, bunları.
Bu ve daha bunun gibi birçok süzgeçten geçirmişler sevgilerini. Eğlenseler de iyi vakit geçirseler de farkındalarmış eğer bu süzgeçleri yok edemezlerse, bu sevginin zamanla biteceğini. Bu örneğin sonunda süzgeçlerin yıkılıp yıkılmadığının cevabını ben bilmiyorum, ya siz? Ama tahmin etmiyor değilim, süzgeçleri yıkmak, yani devrim olmak, bireysel anlamda mümkün olabilir. Sınıfsal konumları, egosal barikatları yıkmak ve yüreğini korkusuzca açabilmek ve sevebilmek, evet olabilir bu. Ve bu sevgiye karşılık da gelebilir çoğu insandan, bireysel bir devrimle yine belki veya toplumsal bir devrimle, bu süzgeçlerin ortaya çıkmasına neden olan koşullar ortadan kaldırılarak.
Birlikte mutlu olabileceğimiz, sevebileceğimiz bunca insan bunca varlık varken sevgimizin bu denli derinlerde kalmasının nedenidir bu süzgeçler. Sevgimizi süzerler, süzerler ve süzerler. Kan emici bir iblis gibi. Yüreğimizi açmak bizim, yüreği açıkları bulabilmek de yine bizim hem de diğer insanların elindedir. Bu süzgeçleri ortadan kaldırmak ya da en azından azaltmak. Mücadele gerekir bunun için çünkü,
“Sevgi güzellik ister, güzellik emek ister. Güzellik tende değil gülüm, yürekte ateş ister.”
Verecek miyiz bu mücadeleyi? Yüreğimizi açıp yüreği açık öbür insanları aramaya cesaret edebilecek miyiz? Açık bir yüreğin korumasızlığından ötürü alacağı yaraları bile bile. Ya da toplumsal bir mücadeleyi? Feda etmemiz gerekenleri hissederek.
Bu sorulara vereceğimiz cevap, nasıl yaşayacağımıza vereceğimiz cevaptır aslında….

“Sevginin Felsefesi” için 0 Yorum yapılmış.