Yitik prens kalemiyle melekler kazıdığı tahta masadan başını kaldırdı. Yorulmuş olmalıydı, yüzündeki çökmüş ve umutsuz çehre kuşkusuz ağlayan bir gecenin mirasıydı. “Yeni bir gün daha mı..” diye hayıflandı. Geceleyin perdeleri sıkı sıkıya kapadığına seviniyordu çünkü şu anda yalancı bir güneşe tahammül edebileceğini hiç sanmıyordu. Ruhuna çok ağır gelen başını kollarının arasına alıp masaya dayadı ve dışarıdan gelen ayak seslerini dinlemeye koyuldu. “Evet, kuşkusuz yeni bir gün ve işte işe giden ayaklar..” Eğer işe yarayacağını bilse Fante’nin kitabı üzerinde ihtişamla duran uyku ilacından üç, dört hatta beş doz alırdı. Ama o küçük haplar sağlayamıyordu ki bütün bir kışı uyuyarak geçirmesini. Homurdanarak doğruldu koltuğunda, eski bir alışkanlıkla esnemeye davrandıysa da çabucak farkına vardı yaptığının ve esneme niyetiyle arkaya uzattığı elini komidine götürüp sigara paketini yakaladı. Cebinden çakmağını çıkarıp yaktı sigarası ve bir nefes çekip mırıldandı “ İşte, psikiyatristin yazdığı reçete, sabah kahvaltısından önce aç karnına bir adet anti-depresan.” Sigarayı ima ederek söylemişti bunu hemen sonra gülüp kendini tamamladı: “Ve tabi ki hiçbir halta yaramıyor.” Ne zamandan beri kapının kolundaki torbada durduğunu bilemediği bir simiti alıp kapıyı kilitlemeden evden çıktı.
Büyük bir korkuyla açtı dış kapıyı ama korktuğu gibi güneş alay edercesine dikilmiyordu en tepede. Yağmurlu, bulutların gölgesinde melakonlik bir gündü… Buna sevinir gibi olduysa da sevindiği şeyin ironikliğini algılamasıyla kendisine acıma dolu bir kahkaha fırlatması bir oldu. Kendini toparladıktan sonra – tabi göreceli bir toparlama - ayaklarının kontrolünü refleks merkezlerine bırakma zamanının geldiğini düşündü ve hedefsizce yürümeye başladı. Yürürken bir yandan da sayıklıyordu: “İşte mor bir mont acelesi var galiba baksana koşturuyor ve bir cep telefonu aradığınız kişiye ulaşılamıyor.” Öpüşen bir çift gördü sarı bir bankın üstünde tutkuyla ve onlara kötü kötü bakan bir adam. Örselenemez bir öfke kapladı içini ve sıkılmış yumruğuyla adama doğru koşmaya başladı. Adam onu ancak sert bir yumruk burnuna isabet ettiğinde fark edebildi. Ama susmuyordu yumrukları; gözüne, karnına, yanağına… Kanlar içinde yığılıncaya kadar adam, durmadı. Yumruklarının artık havayı dövdüğünün farkına vardığında ancak anladı adamın yere yığıldığını. Birkaç adım geri çekildi. Yerde duran yenilmiş ruha baktı, yenilginin kızıllığına bürünen. Gözyaşlarını tutamadı ve adama gidip sarıldı. Sarsıla sarsıla ağladı ve haykırdı: “Özür dilerim, özür dilerim, özür dilerim, çok üzgünüm…” Ona şaşkınlıkla bakan adamı çevredekilere emanet edip koşa koşa uzaklaştı.
Kendine geldiğinde tüm koltukları boş bir otobüsteydi, hava karanlık. Yenilmiş hissediyordu kendini, hiçbir dalda tutunamamış yitip gitmek üzere. Otobüs Boğaziçi Köprüsü’ne yaklaşmıştı, köprünün durağında inmek için kızıl “Dur” tuşuna bastı ve kendini soğuk İstanbul akşamının kucağına bıraktı. Bir nefes aldıktan hemen sonra köprünün Anadolu yakasındaki ucundan koşmaya başladı köprünün ortasına doğru. Güvenlik fark etmemişti onu, radyodan dinledikleri futbol maçına çok dalmış olsa gereklerdi. Boğazın tam ortasına vardığında durdu ve İstanbul’u izlemeye koyuldu. “Şurası Çamlıca Tepesi olsa gerek. Onunla çay ve nargile içecektik orada, sonra Çamlıca’nın soğuğunda uzanıp donmuş çimenlere izleyecektik göçen kuşları. Ah şuralarda bir yerlerde de Adalar olmalı. Onunla kamp kurup, dans edecektik Adalar’ın o ıssız ve güzel köşelerinde. Şu Marmara Oteli mi? Taksim yani.. Hani şu meydanında kırmızı beyaz bayrağın dalgalandığı yer, orada buluşacaktık ilk..” Hüzün kapladı bedenini, korkuluklara çöktü ve sırtını dayadı. Başı dönüyordu, kornalar, motor sesleri, betonun üzerinde kauçuk, karıncaların dev adımları.. Öfke kapladı ruhunu birden ve hummalı bir şekilde kalkıp çöktüğü yerden bağırmaya başladı: “Siz iğrenç insanlar, sizin bu iğrenç yaşamınız. Yapmacıkla, iktidar ilişkileriyle, sömürüyle dolu yaşantınız… Nefret ediyorum sizden. Hanginiz kalbinizi açabiliyorsunuz bir insana bir şeyleri saklamadan duvarların ardına, hanginiz diğerinin acısını yüreğinizde duyabiliyorsunuz ve lanet olsun hanginiz gerçekte kendinizden başka bir şeyi sevebiliyorsunuz, O’nun dışında hanginiz? Sizden nefret ediyorum, en çok da kendimden. Dayanamıyorum artık size, ah kazandığınızı mı sanıyorsunuz yoksa? Ben sizden veya hayattan kaçmıyorum, sizleri reddediyorum. Başka bir hayat kuramıyorsam O’nunla, bu dünyada sizin bana dayattığınız bu aşağılık hayatı da kabul etmiyorum, reddediyorum.” Korkuluğu iki eliyle sarmış, atlamaya hazırdı. Son bir kez çevresine bakmak istedi. Işıklar, deniz, arabalar ve köprünün diğer tarafında tam karşısında duran bir kadın. Onun meleğine çok benziyordu ama kadın, hayır hayır benzemiyordu bu O’ydu. “Eh hayal görüyorsam da göreyim, birkaç dakika geç ölmekle pek bir şey kaybetmem.”dedi ve çözdü ellerini korkuluktan, köprünün karşı tarafına koşmaya başladı. Arabaların isyanla çalan kornaları deli olup olmadığını sorguluyordu ama duymadı hiçbirini. Karşı tarafa vardığında kadının arkası dönüktü, O olduğundan şüphesi yoktu artık. Aşkla dokundu kadının omzuna, kadının da elleri çözüldü korkuluktan. “Geldin demek, tam zamanında.” dedi kadın. “İlginç..” dedi o da. Herhalde maçın ilk yarısı bitmiş olacaktı ki tam o sırada güvenlik geldi ve başlarının belaya girmelerini istemiyorlarsa hemen buradan toz olmalarını öğütlediklerini söyledi. Güvenliğe gülüp durağa doğru el ele koşmaya başladılar. Hiç vakit kaybetmeden gelen ilk otobüse bindiler ve perdeleri kapalı eve vardılar. İlk işi hemen balkonun kapısını ve perdeleri açmak oldu, ay ışığı ve bugünün kokusu dolsun istiyordu odaya. Kadının boynundan ensesine doğru sardı ellerini ve tutkuyla öpmeye başladı onu ay ışığında. Ve bir gözyaşı, bir de gülücük düştü yatağa, seviştiler doyasıya.
Sabah kalktığında kadın daha uyanmamıştı. Pencereden dışarı bakarken onun sevgi dolu sesini duydu. “Seviyorum.” İçini kaplayan mutlulukla güldü ve psikiyatristin bu dünyaya dayanmak için yazdığı reçetede ufak bir yanlışlık olduğu kanısına vardı, düzeltti:
“Her sabah kahvaltıdan önce seviyorum de bana..”
Yitik Prens kaybetmek üzere olduğu yaşamını yeniden kazandı ve ortak bir yaşamın ortak hükümdarları oldular, Prens ve Prenses yitik olmadan artık..
Güzel sonları severim.

“İntihar veya Her Gün Kahvaltıdan Önce Seviyorum De Bana” için 0 Yorum yapılmış.